Maya Angelou’yu tanır mısınız? 5 yıl boyunca konuşmamayı, sessiz kalmayı seçen Afroamerikan yazar. Maya aynı zamanda bir şair, dansçı, şarkıcı ve aktris. Neden mi konuşmamayı seçmiş Maya? Ben söylemeyeyim, siz araştırın merak ederseniz. Maya diyor ki, “yaş aldıkça iki eliniz olduğunu keşfediyorsunuz, birisi kendiniz için, diğeri başkalarına yardım etmek için”. 

Maya ve elleri şimdilik burada dursun, hayat boyu öğrenmeyi dört aşamada açıklayan Michael Horn ile devam edelim. İlk önce insanlar cahil acemilerdir diyor Michael; neyi bilmediklerini bile bilmezler ama çok şey bilmediklerinden emindirler. Sonra bilen acemi aşamasına geçerler, yani artık en azından neyi bilmediklerini bilirler ama pek bir şey bilmediklerini de. Üçüncüde bilen uzman konumundadırlar, bayağı bir şeyler bilmeye başlamışlardır. Ancak bu aşamadaki sorun bu uzmanların bildiklerine ve yaptıklarına fazlasıyla bağımlı olmaları ve bu bağımlılığın onların yaratıcı ve esnekliğini engellemesidir. Sonuncu bilmeyen uzman aşamasıdır. Sorgulama zamanıdır artık. Bir yandan neyin neden yapıldığı içselleştirilmişken diğer taraftan da sürekli bir sorgulama başlar, acaba bilinenler doğru mudur, yapılagelinenlerin başka yapılma yolları var mıdır? Sürekli bir sorgulama ve daha fazla öğrenme aşaması başlamıştır, bitmeyen bir sorgulama ve öğrenme aşaması.

Gelin bu hayat boyu öğrenme aşamalarını öğretmenlerin hayatlarına uyarlamaya çalışalım. Öğretmenliğin ilk yılları oldukça kaotik geçer, “cahil birer acemi” olarak başlarsınız öğretmenlik hayatına. Bir yandan gençliğin enerjisi ile dünyayı değiştirme idealizmine sahipken, diğer yandan da acemiliğin getirdiği şaşkınlık içindesinizdir. Onca yıl alınan eğitim kafanızdan uçup gitmiş gibi gelir gerçek hayatta bir sorunla karşılaşınca. Ne diyordu acaba teoriler, aldığınız notlar, hazırladığınız onca ders planlarına verilen dönütler? O gün hava çok soğuk olup da çocuklar ders yapmak istemeyince ne olacaktı? Ne alakası vardı şimdi havanın derecesi ile çocukların motivasyon derecesinin? Peki verdiğiniz ödevi beğenmeyen veli de nerden çıktı, nasıl başa çıkacaktınız onunla? Yoksa daha o konuya gelmemiş miydiniz okulda? Hay Allah, ne yapacaktınız bu durumlarda bir cahil acemi olarak? En sıkıştığınız anlarda aklınıza hemen en sevdiğiniz öğretmeniniz gelir, onun derslerinde nasıl iyi hissettiğiniz, gerektiği zaman ne kadar esnek davrandığı gelir gözünüzün önüne, kendine güveni, gülen yüzü gelir. Örnek aldığınız öğretmenlerinizin örnek davranışlarını taklit edersiniz siz de, minnetle anarak onları bir kez daha.

İkinci aşamada artık o acemilik şaşkınlıkları geçmiş, öğrendiklerinizden neyin işe yaradığına dair kendi repertuarınız oluşmaya başlamıştır. Hala pek çok soru işareti vardır kafanızda ama bilirsiniz çocukların neleri sevdiğini, dikkatleri dağıldığında nasıl toparlayacağınızı.  Öğretmenler odasında hangi dedikodulardan, etiketlemelerden, olumsuzluklardan uzak durmanız gerektiği, velilerle nasıl iletişim kurabileceğiniz konusunda bayağı fikirleriniz oluşmuştur. Yavaş yavaş çözülür kafanızda bazı soru ve sorunlar, cevaplar oturur yerine. Öğrendiğiniz onca teoriyi kendi süzgecinizden geçirip kendi doğrularınızı bulma yolunda bayağı yol kat etmişsinizdir. Sizi siz yapan özelliklerinizi keşfetmeye başlamanın hazzını da yaşamaya başlarsınız bu “bilen acemi” aşamasında. 

Üçüncü aşama olan “bilen uzman” konumuna geçince nerelerde iyi olduğunuzu bilmekle kalmaz potansiyelinizin doruklarına çıkarsınız. Bilirsiniz havanın derecesi ile çocuklarınızın dikkat derecesinin ilişkisini ve havayı değiştiremeseniz de çocuklarınızı etkileyebilmeyi. Zamanı öyle etkili kullanırsınız ki, son sözünüzü söylediğiniz an çalar o zil. Sorularınıza cevap gelmezse öyle bir hale sokarsınız ki o soruları, tüm parmaklar kalkar havaya. Sıkı sıkıya da bağlısınızdır prensiplerinize ve uzmanlığınıza ha, çok eminsiniz ya kendinizden ve bildiklerinizden.

Ancak her şeyden bu kadar eminken bir bakmışsınız “bilmeyen uzman” olmuşsunuz. O adınızdan bile daha emin olduğunuz alanları sorgulamaya başlarsınız şimdi de, acaba sizin yıllardır bildiğiniz doğrulardan başka doğrular da var mı, başka yolları var mı bu işin ve bunları öğrencilerinize anlatmanın? Artık anlattığınız konular sanki o kadar da önemli gelmez size, o konuları her zaman her yerden öğrenebileceklerini, bunun için size çok da ihtiyaçları olmadıklarını fark edersiniz birdenbire. Anlarsınız ki anlattığınız konulara değil, size, sizin göstereceğiniz yola ihtiyaçları var öğrencilerinizin. O konuların değil de sizin katacağınız vizyonun onları ileriye götüreceğinin farkındasınızdır artık. Sürekli sorgulamaya, gelişmeye, yeni yollar aramaya devam ederken, öğrencilerinizi de sokarsınız bu yolculuğa ve öğrenmeyi daha fazla istemeye teşvik edersiniz onları. Artık hayatınıza bir öğretmenden çok, ilham veren bir öğrenen olarak devam edersiniz.

İşte bu dördüncü aşamaya gelebilirseniz eğer mesleğinizi sürdürdüğünüz sürece öyle güzel tohumlar eker, bir sürü hayata öyle dokunursunuz ki yarattığınız her biri diğerinden değerli eserle gurur duyarsınız. Her gittiğiniz yerde eski öğrencilerinizi görürsünüz. Sizi minnetle anan, sizi görmekten mutlu olan, gelip size kocaman sarılan koca koca yetişkinleri gördükçe uçarsınız havalara. İyi ki dersiniz, iyi ki bu mesleği yapıyorum.

Albert Einstein “hayatlarımızı yaşamanın iki yolu vardır der. Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi, diğeri ise her şey mucizeymiş gibi”. Birilerine yol açmanın, birilerinin ellerinden tutmanın, onları farklı dünyalar ile tanıştırmanın mucizesini tüm iyi öğretmenler yaşarlar. En motive, en öğrenmeye aç, en iyi, en çalışkan öğrenciler onlardır. İyi bir öğretmenin zıttı yoktur, iyi bir öğretmen olmayan öğretmen değildir bence. Mesleğini sevmeden mekanik bir işmiş gibi yapan, kendini geliştirmeyen birisine “öğretmen” etiketi vermek böylesi ulvi bir mesleğe yakışmaz. 

Mark Manson sürekli kendilerini keşfetmeye çalışan ama bir sonuca ulaşamayan insanların “Peter Pan Sendromu” yaşadıklarını söyler.  Ben de kendilerini sürekli sorgulayan ve geliştiren ve bu konuda öğrencilerine rol model olan öğretmenlerin “vizyon perisi sendromu” yaşadıklarını düşünüyorum.

Mayanın iki eli vardı hatırlarsanız. Bence öğretmenlerin en az üç eli var; birisi kendileri için, diğeri öğrencilerine yardım etmek için, üçüncüsü ise onlara yol açacak feneri tutmak için. Hiç büyümeyen, öğrenme yolculuklarında hep genç kalan, yaptıkları işi her geçen gün daha da büyüyen bir aşkla yapan üç elli öğretmenlerin mucize dolu anları çoğaltmaları dileklerimle….