Bazı anlar vardır hani hayatın durduğu. Düşünürsünüz neredeyim ben, ne yapıyorum, nereye gidiyorum diye. Bakarsınız kimler var yanınızda, kimler yolda kalmış, kimler sizi yolda tutuyor diye. 

Meşhur bir görsel vardır başarıyı buz dağına benzeten, hatırlarsınız. İnsanların gördükleri ve görmedikleri. Sizin gördükleriniz ve görmedikleriniz, fark ettikleriniz, hala fark edemedikleriniz. Görünenin altında yatan, kimselerin bilmediği özveri, çaba, hayal kırıklıklarınız. Kararlılıklarınız. Hayata tutunmalarınız. Bu da geçer deyip boş verişleriniz, kafaya takışlarınız. Sadece başarı değil tüm hayatımızın görselidir bence o, görünenler ve görünmeyenler.

Mark Manson’ın bir yazısını okumuştum hayatın dört aşamadan oluştuğunu söylüyordu. Doğumumuzla başlayan, karnımızı doyurmak için bile başkalarına muhtaç olduğumuz ilk aşamada etrafımızdakileri taklit ederek var oluruz diyordu. Özerklik yolculuğumuzda eğer bağımsızlığımız desteklenmezse buna takılıp kalır, sürekli başkalarından onay ve takdir bekleyerek hareket edememe tuzağına düşeriz. Hayatın bu aşamasında mutlu olmak başkalarının onayına bağlıdır çoğu zaman. Hani 45 yaşında bir gün uyanıp da tüm hayatını kendileri için değil de başkaları için yaşadıklarını acı bir şekilde fark eden insanlar vardır ya, işte onlar bu ilk aşamaya takılıp kalanlardır. 

Sonra kendimizi keşfetmeye başlarız. Bir yandan çevrelendiğimiz insanlara ve kültürlere uyum sağlamayı öğrenirken bir yandan da bizi biz yapanları bulmaya çabalarız. Artık kendimiz için kararlar almaya, kendimizi sınamaya ve bizi eşsiz kılan şeylerin neler olduğunu anlamaya çalışırız. Yeni yerler, yeni insanlar, yeni ortamlarda bireysel bir kendini keşif yolculuğuna çıkarız. Deneriz ve yanılırız, bir daha dener, bir daha yanılırız. Deneyimlerimizden cebimize koyduğumuz öğretilerimizle yolumuza devam ederiz. Sonra kendi sınırlarımızla ve sınırlılıklarımızla yüzleşmeye başlarız. Anlarız ki ne kadar çabalarsak çabalayalım bazı şeyleri başaramayacağız. Zamanımızın sınırlı olduğunu da, onu sadece bizim için önemli olanlar için harcamamız gerektiğini de anlarız. Bazılarımız ise kendini kandırmayı seçer, neden mi, çünkü başarısızlıkları ile yüzleşmekten kaçarlar. Hani 15 yıl bir sürü iş kurup batıran, para kazanamayıp anneleri ile yaşayan 38 yaşındaki “seri girişimler” vardır ya onlar da bunlardır. Ya da hep karşılaşmayı bekledikleri “daha iyiler” için uzun ilişki yaşayamayanlar vardır ya, onlar da bu aşamaya takılıp kalanlardır. Tüm başarısızlık ve eksikliklerini evrenin olumsuzluklarına, talihsizliklerine atfedenlerdir onlar. Hayatın kısa olduğu ve tüm hayallerimizi gerçekleştiremeyeceğimizin kaçınılmaz olduğu gerçeğini kabul edip en iyi olanı seçerek bu aşamada sıkışıp kalmadan yollarına devam edemezler bir türlü.

Sonra bağlılık aşamasından bahsediyordu Mark. İkinci aşamayı geçebilirsek sınırlarımızı keşfedebilir ve artık bizim için neyin önemli olduğu ve neyi yapmada iyi olduğumuzu da keşfederiz. Artık hayatımızdan bizi geri çeken ve tüketen insanları çıkarmaya başlarız, gerçekleşmeyecek hayallerimizin gerçekleşemeyeceği gerçeğini anlar, iyi olduğumuz ve yapabildiklerimize bağlanırız, zamanımızı bize iyi gelen insanlara harcarız. Yeni ve daha gerçekçi hayaller kurup potansiyelimizi en üst düzeye çıkarttığımız aşamadır bu aşama. Dünyayı bulduğumuzdan farklı bırakmaya niyetlendiğimiz, neyle hatırlanmak istiyorsak ona bağlandığımız keyifli bir aşama. Bu aşamada takılıp kalan bazılarımız başarabileceği bir şey kalmamış gibi, yaşlanmış gibi, yorulmuş gibi hisseder ve tüm gün bulmaca çözüp çayını yudumlamayı tercih eder, hiçbir şey için enerjileri kalmamış bulur kendilerini. Bazılarının istekleri ise bitmediği gibi artarak devam eder ve ölene dek bir türlü doyuma ulaşmayan bir hayat sürerler.

Artık hayatlarının son aşamasına gelenler anlamlı ve önemli olduğuna inandığı şeylere yatırım yaparak ömrünü harcamıştır, bundan sonra yarattıkları manevi mirasın sürmesine harcarlar çabalarını. Çok çalışmış, harika işler yapmış ve sahip olduğu her şeyi hak etmişlerdir. Nerelerden geçip ne deneyimler elde etmişlerdir, ancak ne enerjileri ne de koşulları daha fazlasına izin vermez artık. Olgun birer yetişkin olarak başkalarına destek olup onların deneyimlerinden keyif alarak yaşama katılmaya çalışırlar. Toplumsal olaylara daha aktif destek vermeyi tercih eder bazılarımız da.  Tüm bu seçimler yaklaşan ölüm gerçeğini katlanabilir kıldığı için destek olur insanlara. Hayatımızın bir anlamı olduğunu hissetmek, başkasına katkı sağlayabildiğimizi bilmek hayatın keşmekeşine, ölümün kaçınılmazlığına karşı tek savunmamızdır. Bu anlamı kaybetmek ise hayatımızın elimizden kayıp gidişini ve bizi tüketişini çaresizce izlemektir.

Bu aşamalar ne yaşla ne de statüyle ilgilidir bence. Her aşamada önceliklerimizi yeniden gözden geçiririz. Çevremizdeki insanları da gözden geçirir, aynı frekansta olmadıklarımızla yollarımızı ayırırız. Ya da kendiliğinden ayrılır o yollar biz istesek de istemesek de. Örneğin biz artık üçüncü aşamaya geçmişken arkadaşımız ikinci aşamada kaldıysa değerlerimiz artık örtüşmeyebilir ve birbirimizden uzaklaşabiliriz. O an bunu fark etmesek de sonra geri dönüp baktığımızda iyi ki öyle olmuş da deriz elbet.

Gelişmek güzelliklerle dolu bir yolculuk olarak görülür genellikle. Ancak aşamalar arasındaki geçişler travmatik olabilecek kadar zorlayıcı olabilir. Hatta öyle zorlanırız ki bazen geri adım atar ya da kararlarınızı yeniden değerlendiririz. Aslında her adımda önümüzü tıkayan tek şey yine kendimizizdir, kişisel yetersizlik duygumuzdur. Birinci aşamada takılıp kalanlar kendilerini kusurlu ve diğerlerinden farklı, eksik hissedenlerdir. Bu yüzden tüm çabalarını etraflarındakilerin görmek istediklerine uyum sağlayarak harcarlar. Ancak ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, asla yeterli olmayacakmış gibi hissederler. İkinci aşamada takılanlar ise her zaman daha fazlasını daha iyisini, daha heyecan verenini yapmaları gerektiğini düşündükleri için sıkışıp kalırlar, asla yetinemezler elde ettikleri ile. Üçüncü aşamada ise yeterince anlamlı bir hayat yaşayıp anlamlı bir etki yaratamadıklarını hissettikleri için sıkışıp kalır bazılarımız. Son aşamada da kendilerinden kalanın gelecek nesiller için önemli olmayacağına inandıkları için, kendilerini faydasız gördükleri için sıkışmış hisseder bazılarımız da. 

Hayatımızı nasıl yaşayacağımız tamamen kendi elimizde. “Kendi yolunda yanlış gitmek, başkalarının yolunda doğru gitmekten iyidir“, diyor ya Dostoyevski siz yine de kendi yolunuzda gidin. Bazen ara sokaklara sapsanız da, bazen yolda kaybolsanız da bulursunuz elbet doğruyu. Hem zaten doğru nedir ki? Kimseyi bilerek ve isteyerek incitmediğiniz sürece sevaplarınızla, günahlarınızla ilerleyin kendi yolculuğunuzda. Hiçbir zaman hiç kimse için asla yeterli olmayacağınız, tüm hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğiniz gerçeğinin idraki ile en önemli olana odaklanın. Mutlu olacağınız, değerli hissedeceğiniz, birlikte yukarı çıkacağınız insanlarla geçirin kıymetli zamanınızı. 

Sahi bu yazıyı okurken siz baktınız mı hayatınızın hangi aşamasında olduğunuza? Bakın bakalım yolun neresindesiniz, kimler ayrılmış yollarda, kimler kalmış yanınızda, kimler eklenmiş yolunuzu güzelleştirecek? Dilerim keyif alırsınız bu macera dolu yolculuktan, dilerim birlikte olmaktan keyif alacağınız, sizi siz olarak gören, size değer katan yol arkadaşlarınız olur yolculuğunuzda.