Hatırlarsınız bir hayal kurmuştuk bir önceki yazıda. Öğretmen yetiştirme sistemimizi nasıl şekillendirelim ki öğretmenlerimiz de gelecek nesilleri yetiştirebilsinler, yetiştirmekle kalmayıp dünyaya liderlik etmelerine yardımcı olabilsinler diye düşünmüştük. Hayalimizdeki eğitim sisteminin bilgi değil, yeterlik odaklı olması gerekliliğinden bahsetmiştik. Bilgiye ulaşma yolunun artık çok çeşitli ve kolay olduğunu, öğretmen adaylarımızın sadece ulaşılan bilginin güvenirliğini ve nasıl kullanılabileceğini ayırt edebilme becerisini geliştirmeleri gerektiğini söylemiştik. Şimdi gelin bunu nasıl yapabileceğimize kafa yoralım.

Columbia Business School Profesörü Eli Noam’ın Sabancı Üniversitesindeki bir konuşmasını dinlemiştim, sanırım bir yıl kadar önceydi. Eli’nin yüksek öğretimin geleceği üzerine düşüncelerini paylaştığı, YouTube’da da erişebileceğiniz konuşması en beğendiğim, en ufuk açıcı konuşmalardan birisi idi. Yüksek öğretimin tüm dünya çapında dijitalleşme konusunda diğer sektörlerden çok geride kaldığını, bu konuda gelişime açık olmadığını iddia etti Eli. Maalesef 1,5 yılı aşan süre boyunca yaşadığımız pandemi döneminin bile yüksek öğretimin kabuklarını kırıp yaşananları zorunlu da olsa bir öğrenme imkânı olarak algılamasına yardımcı olamaması Eli’yi haklı çıkarıyor. Bireyleri hayata hazırlamaktan uzak kalmakla eleştirilen üniversite eğitimi uzaktan eğitim yaptığımız günlerde derin yaralar alarak insanların hayatından iyice uzaklaştı. Ülkemizde o dönem neler olduğunu hep birlikte acı tecrübeler elde ederek yaşadığımız için siz de çok net hatırlarsınız. Daha acısı ise bu dönem yine mecburi uzaktan eğitim yaparak başladığımız, şimdi de kimsenin ne yapacağı konusunda bir fikri olmadığı hibritimsi eğitim ile devam ettiğimiz süreçte gördüğümüz kadarı ile bir arpa boyu yol kat etmemişiz. Yine öğrencilerinin karşısına desteksiz atılan hocalar el yordamı ile bir formül bulma çabaları ile ellerinden gelenin en iyisini yapmak için çırpınıyor. Ortaya çıkan komedi dizileri ile yarışır, herkesin hafızasına kazınacak oldukça yaratıcı sahnelere rağmen, ya da onlar yüzünden, herkes bu dönemin de geçmişte yaşadığımız dönem gibi bir an önce bitmesi için dua ediyor.

Şu konuda hepimizin hemfikir olup anlaştığını varsayıyorum artık: Bilgi aktaran bir eğitim sistemine son verip bireylere “Aha moments” dediğimiz farkındalık anları yaşatabilmeliyiz. Yani onlara yeni sunulan bilgiler ile deneyimlerini birleştirebileceği, “evet işte bu” diyebilecekleri bir sistem yaratmalıyız. Peki bunu nasıl yapabiliriz? Eğitimcinin becerisi de niteliği de tam olarak burada yatıyor. Kendisini ne kadar geliştirdiğinde, öğrencilerin ders ne zaman bitecek diye saatine baktığı değil, bir sonraki derse koşarak geleceği deneyimleri yaşayabileceği ortamlar tasarlayabilmesinde. Bunu “bite-sized” dediğimiz kompakt, disiplinler arası dersler ile yapın diyor Eli. Günümüz gençliğinin her yerden aldığı girdi bombardımanına ve konsantrasyon sürelerinin ne kadar kısaldığına bakınca çok da anlamlı bir öneri bu bilgilerin kısa sürelerde sunulması. Zaten artık dört yıllık bir eğitim ile kazandığımız bir diplomanın bizim ömür boyu bir mesleği yapmamız için yeterli olmadığı, çeşitli konularda kendimize yatırım yapıp aldığımız sertifikalar ile ne bildiğimizi gösterdiğimiz bir sistemin dönüşümü biz ister kabul edelim ister etmeyelim dünyada çoktan uygulanmaya başladı bile. Peki öğretmen adaylarımızı kısacık sürelerde mi görerek hazırlayacağız diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Hayır, bilgi aktardığımız bölümlerin süreleri kısa olsun diyoruz. Onu öyle güzel derleyip toplayalım ki sadece neyi neden bilmeleri gerektiği konusunda yol gösterelim, gerisini araştırarak onlar bulsunlar. Nereden mi? Nereden isterlerse oradan. Biz onlara düşünmeyi öğretelim, araştırmaya sevk edelim yeter. Aslına bakarsanız bu farkındalık yaratan düşünceyi öğreten sistem Plato tarafından kurulduğu MÖ 4. yüzyıldan beri akademinin amacı ve de görevi zaten. Hani ülkemizin durumu için sıkça paylaşılan bir söylem var ya “25 yıl geriye gidersek 100 yıl ileriye gitmiş olacağız” diye, şimdi atacağımız adımların da akademinin ilk kuruluş amacına ve felsefesine ulaşma hedefi taşıyor olması ne ilginçtir değil mi? 

Ken Robinson’un, “Öz – Eğitimde ve Hayatta Tutku Yaratmak” kitabını okumadıysanız bir eğitimci olmasanız da okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Ken, hepimizin sürekli savunduğu gibi eğitimin amacına ulaşabilmesi için öğretmene yatırım yapılması gerektiğine inanıyor. Öğretmenlerin asıl rollerinin de öğrencilere öğrenmeyi öğretmek ve onlara mentörlük yapmak olduğunu söylüyor. Bunun için de öğretmenlerin öğrencilerini birey olarak tanıması, onları cesaretlendirebilmesi, öğrencilerinin hayal gücü ve motivasyonunu ateşleyebilmesi gerekiyor elbet ilk şart olarak. Tabi bunları yapabilmesi için de öğretmenlerin önce kendilerini tanımaları ve mesleklerini tutku ile yapan öğretmenler olmaları şart. Parker Palmer da “The Courage to Teach” kitabında diyor ki “öğretmenlerin yaptığı hiçbir şey eğer öncelikle kendi kişiliklerine etki etmiyorsa başka kimseye etki edemezBu yüzden öğretmenlerin kendi kimliklerini keşfetmeleri öğretebilmek için ilk ve en önemli adımdır”. Mesleğine karşı, hayata karşı tutkusu olmayan bir öğretmenin öğrencisinde bunu ateşleyebilmesi nasıl beklenebilir ki? Ancak kendi fiziki, ruhsal, zihinsel ve duygusal farkındalığı olan bir öğretmen öğrencilerine bu farkındalıkları yaratma ve potansiyellerini keşfetme konusunda yol gösterebilir. 

Ben Eli’nin de, Ken’in de, Parker’ın da, dediğine katılıyor ve eğitim konusunda kafa yoran tüm insanların vardığı doğal sonuç olan öğretmenin sistemin odağında olması gerekliliğine ve ona yapacağımız yatırımın tüm sistemin kalitesini etkileyeceğine inanıyorum. Ülkemizde de artık var olanı düzelterek, dönüştürerek işin içinden çıkamayacağımızı, yeni baştan bir sistem kurgulamamız gerektiğini, bireylerin kendilerini keşfedebilecekleri, kapasitelerini arttırarak daha doyumlu hayatlar yaşayabilecekleri, toplumun refah, kültür ve bilgi seviyesinin arttırılmasının akıllı bir şekilde kurgulanmış öğretmen eğitiminden geçtiğini biliyorum. Zihinleri farklı çalışanların cezalandırılmaktan çok yönlendirildiği, kendi kültürlerine yabancılaşmayan, ona renk katan bireyler haline geldiği bir dünya yaratabileceğimizi ümit ediyorum. Asıl amacı bilim ve düşünce sistemi üretmek olan akademinin de daha fazla var olan bilgileri olduğu gibi öğrenciye aktarmaya devam ederek kendini yok etmeye devam etmeyecek bir forma dönüştüğünü de bir an evvel görmek ve yaşamak istiyorum. Sahip olduğumuz otoriteye sıkı sıkı yapışıp kalıpların dışına çıkmaya korkarak geleceği daha da kaçırmayacağımızı ümit ediyorum. 

Öğretmen eğitim sistemimizin neyi nasıl öğretmesi gerektiğine baktık. Bir sonraki yazıda da sunacağımız bu eğitimin amacına ulaşıp ulaşmadığından nasıl emin olabileceğimize, değerlendirme sistemimizi nasıl kurgulamalıyız sorusunun yanıtına odaklanalım mı hep birlikte?