Değerlendirme Nasıl Olmalı?
Yeni bir öğretmen yetiştirme sistemi kurma hayalimize değerlendirme boyutu ile devam edelim. Geleceğe damga vuracak yetkinliklerle yetişen, araştıran, sorgulayan, düşünen, düşündüren, sürekli öğrenmeye meraklı, işini şevkle yapan öğretmen adaylarımızın istediğimiz özelliklerde yetiştiğinden, kurduğumuz sistemin başarılı bir şeklide işlediğinden nasıl emin olacağız?
Todd Rose’u tanır mısınız? “The End of Average” kitabının yazarı. Todd diyor ki, her ne öğretirsek ve bunu nasıl öğretirsek öğretelim, bireye odaklanmadığımız sürece eğitim sistemimiz başarılı ve tatminkâr hayatlar yaşamamıza yardımcı olamayacaktır. Eğitimin dört duvar arasında bir liste halinde sunulacak bir dizi bilgi olmadığını hatırlamak zorundayız, diyor Todd. Ken Ragers da tek bir elbise kalıbı gibi tek bir modelle herkese zorunlu olarak uydurulmaya çalışan okul sistemi bazı yetenekleri abartarak sadece dar bir başarı ve zekâ tanımı sunuyor derken çok benzer bir şey söylüyor aslında. Şu an sahip olduğumuz sistemde pek çok birey yetenek ve ilgi alanlarını keşfetme imkânı bile bulamadığı, mutlu olamadığı, anlam yaratamadığı hayatlar yaşayıp gitmiyor mu? Hatta çoğu zaman kafaları ortalamadan farklı çalışanlar farklılıkları sebebi ile eğitim kültürünün bütününden kendi istekleri dışında ayrılarak yabancılaştırılıyorlar. Yani bir çeşit cezalandırılıyorlar.
Geliştirmeyi hedeflediğimiz yeterlik odaklı eğitim sisteminin hedeflerinin net ve ölçülebilir bir şekilde ortaya konması gerekiyor elbette ki, neyi yapmaya çalıştığımızı bilelim. Ancak böyle bir sistem bireyleri 0’dan 100’e ya da A’dan F’e notlandıran, bir vize bir final ile sınırlı olan bir değerlendirme modelinin çok ötesinde bir yapılanma gerektirir. Bireyi odağa koyan, onun kendi potansiyelini keşfetmesini, en üst düzeye çıkarabilmesini, kendi bireyselleştirilmiş öğrenme yolculuğunda ilerleyebilmesini hedefleyen bir sistem, bireyi aynı zamanda bilgiyi sadece tüketen değil, onu üreten ve kullanan bir yeterliğe getirmeyi hedefler. Bu sebeple değerlendirme sisteminin de süreç boyunca neyi nasıl öğrenmesi gerektiğinin farkında olan, kendi yeterliğini değerlendirebilen bireyler yetiştirmesi hedeflerin en önde gidenlerindendir şüphesiz ki. Değerlendirme de öğretim gibi sınıfın içi ile sınırlı kalamaz. Öğrenen bireylere ulaşabilecekleri, programla sınırlı kalmayan seçenekler sunmalıdır. Süreç odaklı bir değerlendirme sistemi yaratabilmenin başka bir yazının konusu olabilecek pek çok çeşitli araçları var tabi ki. Ancak kendi bireysel gelişim yolculuklarını değerlendirmeyi bilen, bireysel ve profesyonel vizyonlarını belirleyebilen, bunları geliştirebilecekleri kaynaklara nasıl ulaşabileceklerinin farkında olan ve bu yolculuğu her adımda daha da ileri taşımayı hedefleyen bireyler yetiştirebilirsek daha ne isteriz ki? Hedef belli, hedefe ulaşma yolları çeşitli.
Michael Fordyce “Human Happiness” kitabında mutlu bireylerin diğerlerinden çok daha eğlenceli zaman geçirdiğini söylüyor. Eğlenmekten keyif aldıkları çok fazla etkinliğe sahipler ve zamanlarının çoğunu eğlenerek, heyecan duyarak ve güzel etkinlikler yaparak geçiriyorlar diyor. O halde cevap net bir şekilde ortada. Eğitimin öğrenme boyutu da, değerlendirme boyutu da bireye özgü ve keyifli olmalı. Alınacak keyif bireylerin ellerinden gelenin en iyisini yapmaları ve zevk almalarının ötesine geçerek kendilerini aşan bir şeye katkı sunabilmeye de dönüşürse, işte o zaman daha da anlam kazanır. Topluma katkıyı sunma arzusu taşıyan bireyler için de öğrenme anlam kazanmakla kalmaz, bireyin bundan aldığı mutluluğu da yaptığına inancı da artar. 1945 yılında Sony’yi kurduğunda Masaru Ibuka “Kurumsal Amaçların” başına şöyle bir hedef koymuş: “Mühendislerin teknolojik yeniliğin keyfini yaşayacakları, topluma karşı görevlerinin bilincinde olacakları ve tüm kalpleriyle çalışacakları bir iş yeri kurmak”. Ibuka’nın mühendisler için koyduğu hedef bizim öğretmenler için koyacağımız hedefe de çok şahane uymaz mı ne dersiniz? “Öğrenme ve öğretmenin keyfini yaşayacakları, topluma karşı görevlerinin bilincinde olacakları ve tüm kalpleriyle çalışacakları okullar yaratmak”. Zaten öğretmenlik gibi doğasında anlam taşıyan bir meslek için bu hiç de zor bir hedef değil. Ken de diyordu ya eğitimi iyileştirmenin en iyi yolu ne programa ne de değerlendirmeye odaklanmaktır. Eğitimi iyileştirmenin en güçlü yolu öğretmene ve onun toplumdaki statüsünü geliştirmeye yatırım yapmaktır diye. Hiç içinde harika öğretmenleri olmayan harika bir okul gördünüz mü? Göremezsiniz. Harika okulları olmayan harika bir toplum da göremezsiniz.
Yazının en başında kurduğumuz öğretmen yetiştirme sisteminin başarılı bir şeklide işlediğinden nasıl emin olacağız diye sormuştum ya, buna Michelengelo cevap versin: “En büyük tehlike hedefi çok yüksekte tutup ona ulaşamamak değil, aksine çok aşağıda tutup ulaşmamızdır” diyor Michelengelo. Bizim hedefimiz çok yüksek. Öğrenme ve öğretmenin keyfini alan, bu süreci öğrencilerini kendilerini keşfedebilecekleri, özlerine ulaşabilecekleri kişisel bir yolculuk haline getirebilen, kendini bilen ve bir başkasına destek olabilen bireyler yetiştiren öğretmenlere sahip olmak. O halde Atamın açtığı yolda, gösterdiği hedefe doğru ilerlemeye devam. Daha yapılacak çok işimiz, gidilecek çok yolumuz, yetiştirilecek çok güzel öğretmenlerimiz var.
Leave a Reply