Hayatımızın rutinlerinden bahseden bir film izledim dün akşam, Mine Kobal Ok’un önerisi ile. İyi ki izledim dediğim, bende iz bırakan filmlerden oldu “Mükemmel Günler”. Temposu biraz ağır, son derece “sade” olan Wim Wonders’ın filmi hayata dair pek çok şey anlatıyor hiç de “sade” olmayan. Tokyo’da tuvalet temizleyen Hirayama’nın rutin ve yalnız hayatını izlerken bizlere de hayata dair, hayatımıza dair pek çok şeyi sorgulama imkânı sunuyor film. 

Rutinler ilk bakışta son derece sıkıcı görünüyor bizlere değil mi? Özellikle Hirayama gibi her gün aynı saatte kalkmak zorunda olan, Hirayama gibi son derece sevimsiz, kimsenin ilk tercihinin olmayacağı tuvalet temizliği gibi hem mekanik hem de “pis” işler yapmak kimseye çok da mutluluk veren bir hayat tarzı sunmasa gerek. Bu yazıyı yazmadan iki gün önce aramızdan ayrılan köpeğim Daisy’yi her sabah saat yedide gezdirirken izlerdim hayatın rutinini. Her gün aynı saatte okula giden çocukların hangisinin hangi köşeden çıkıp hangi servise bindiğini, işe gidenlerin nasıl bir telaş ile çantalarını arabalarına attıklarını, sporuna gidenleri, yürüyüşe çıkanları, kendimi Truman Show filminin içinde yaşar gibi hissederek izlerdim hayatın rutinlerini. Sanki kocaman bir set kurulmuş da biz o sette bize verilen rolleri oynayan birer oyuncuymuşuz gibi… Bu rutinleri siz sıkıcı mı, güven verici mi buluyorsunuz bilmem ama hayatın en azından sizin için “yolunda” gittiğinin, olağan dışı bir sorun olmadığının da bir göstergesidir rutinler benim için. Bu yazıyı Romanya’nın İaşi şehrinde Copou Parkı’nda yazıyorum, hiç de rutinim olmayan bir anda ve yerde. Daisy’i de sevgi ve özlemle anıyorum onunla yürürken acı tatlı bana eşlik ettiği tüm anlar için de şükranla…

Hirayama’nın pek çok insanın burun kıvıracağı işi keyifle yapması, ortaya çıkardığı üründen gurur duyması, hayata verdiğimiz anlamla ilgili aslında. Hani inşaat ustalarına ne yaptıklarını sorduklarında, kimi taşları üst üste dizer, kimi para kazanır, kimi de Tanrının evini inşa eder ya aynı taşlarla, onun gibi bir şey. Yaptığımızdan ziyade, yaptığımızı nasıl anlamlandırdığımız önemli. Bu arada Japonya’yı kısa ziyaretimde Tokyo dahil dört şehrini gezme imkânı bulmuştum ve tuvaletleri beni en çok etkileyen unsurlarından biri olmuştu. Temizliği, konforu, kullanılan teknolojisi ile parklar gibi en kalabalık yerlerde bile tek bir “pis” tuvalet görmedim. Hirayama tüm tuvaletleri temizlemediğine göre, ister Japonların temizliğe verdiği önem diyelim, ister insana duyduğu saygı, pek çok özelliğini sevdiğim bir kültürdür Japon kültürü. Biri tuvaleti kullanmak isteyince Hirayama da hemen pılısını pırtısını toplayıp sakince dışarıda bekliyor ya, buradan da insana verilen değeri anlıyoruz filmde. Bu Hirayama’nın kibar kişiliğinden çok kültürünün özelliği; Hirayama’nın farkı bunu keyifle yapması. 

Çok oyuncu yok filmde. Hirayama’nın hayatında da… Çok farklı hayatlar yaşadığını ve Hirayama’nın yaptığı tuvalet temizleme işini onaylamadığını anladığımız zengin kız kardeşi, günümüz insanının “neden o kadar çok uğraşıyorsun, nasılsa kirlenecek” diyerek “her şeyi elinin ucuyla yapan” büyük bir kitleyi yansıtan ve aniden işi bırakarak Hirayama’yı zor durumda bırakan genç iş arkadaşı ve onun kız arkadaşı, tatil günlerinde gittiği ve filmin sonunda aslında Hirayama’nın gizli bir gönül bağı olduğunu anladığımız kadın ve onun eski kocası, filmdeki birkaç küçük çocuk ve filmin çok az sahnesinde görünen evsiz yaşlı adam ile kütüphanedeki kadın aklımda kalan rollerden. Her birinin filmde olmasının bir önemi var elbet. Örneğin, evsiz yaşlı adamın ve tuvalet temizleyicisinin bir birbirlerine karşı nezaketleri, erdemlerin ne kılık kıyafetimizle ne gelirimizle ne de toplumsal statümüzle ilgili olduğunun bir kanıtı. Kütüphanede kitapları veren kadının da tuvalet temizleyicisi Hirayama ile kitaplar ve yazarlar hakkındaki kısa sohbetleri günümüz sığ entelektüelliğine güzel bir gönderme. Japon kültürü gibi nezakete son derece önem veren bir kültürde bile büyüklerin kaybettiği duyarlılığın çocuklarda görülmesi ise günümüz dünyasının üzerinde düşünmeye değer başka bir kaybı.

Filmin efsanevi müzikleri akıştaki rutine, yavaşlığa ve karanlığa inat insana yaşam enerjisi veriyor. Anlamlandıramadığım rüya sahnelerinde ise Hirayama’nın geçmiş yaşantısına dair bir kaçış gördüm ben. Belki de o yüzden gün ışığının doğmasını ve rutin işine başlamak için büyük bir özenle hazırlanıp evden çıkmayı o kadar seviyordur Hirayama diye düşündüm.

Annesinin anlaşmada sorun yaşadığı Hirayama’nın ergen yeğeni ise biraz ilgi gösterilip sevilince tuvalet temizliği gibi bir işi bile yapmada istekli olabiliyor. Sevilmek ve ilgilenilmek kimin ihtiyacı değil ki…

Mine Hanım’a önerisi için çok teşekkür ederim. Film ile ilgili yazdığı harika yazıyı da okumanızı tavsiye ederim. Sanırım ben en çok teknolojinin hiç karşılaşmadığımız insanlarla bizi buluşturmasını seviyorum. Mine Hanım da, en sıkıcı rutinde bile hayatına anlam katmayı başaran Hirayama da bu hiç karşılaşmadığımız ama teknoloji sayesinde “iyi ki tanıdım” dediğim insanlardan. 

O zaman filmin hepimizin aklında kalan “şimdi şimdidir, daha sonra daha sonradır” mantrası ile bitirelim yazıyı ve tam da “şimdi”, “mükemmel bir gün” yaşamayı dileyeyim hepimize. Hirayama’nın dediği gibi “dünyada birçok dünya olduğuna” göre, “şimdilerde” de birçok güzel olasılık var, nereden bakıp, neyi seçeceğimizi bilmek bize kalıyor.

Sahi sizce gölgeler üst üste binince daha karanlık olur mu? Hiç oynadınız mı bu oyunu? Ben ilk fırsatta oynayacağım. Siz de filmi izlerseniz gölgenizin size oynadığı oyunu görebilirsiniz, oyunu oynamak için ihtiyacınız olacak ikinci gölgeyi seçmek de size kalmış. Mükemmel şimdilerinizi yaratabilmek için tüm seçimlerinizin size kaldığı gibi…

Mine Kobal Ok’un yazısını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:

https://www.linkedin.com/pulse/küçük-mutluluklarin-izinde-mükemmel-günler-mine-kobal-ok-meqlf?utm_source=share&utm_medium=member_ios&utm_campaign=share_via