Rus psikolog Lev Vygotsky’nin “Zone of Proximal Development“, (Türkçede “Yakınsal Gelişim Alanı” olarak bilinir) kavramı ile Scaffolding (iskele kurmak) fikri biz eğitimcilerin çok kullandığı, pek de sevdiği kavramlardır. Der ki Vygotsky, her bir öğrencinin kendi başına yapabildiği şeyler vardır, bir de daha iyi bilen, ona yol gösteren bir rehberin desteği ile yapabilecekleri. İşte bu yapabildikleri ile yapabilecekleri arasındaki fark da gelişim alanını oluşturur. Eğitimcinin iyi olanı her öğrencinin bireysel özelliklerini, gelişim alanını iyi bilerek, her bireye uygun zorluk seviyesinde eğitim ortamını hazırlayarak bir üst düzeye çıkabilmesini sağlayandır. Öğrencileri yeni beceriler kazandıkça sağladıkları desteği kademeli olarak azaltarak hem onların yanında olduklarını hissettirirler hem de özerklik alanlarına saygı duyup hayatta tek başına yürüyebilecek becerileri geliştirmelerine yardımcı olurlar. 

Yok yok endişelenmeyin eğitim kuramlarını anlatacak değilim. Zaten insan psikolojisini çözüp bu bilgiyi eğitime aktarabilseydik ne PİSA sınavlarından bu kadar düşük puanlar alırdık, ne de onca yıl İngilizce dersi alıp “anlıyorum ama konuşamıyorum” diyen milyonlarca öğrencimiz olurdu. Gerçi bizim derdimiz eğitim kuramlarını bu kadar bilememek de değil ama, neyse… Film Kulübümüz için bu ay tenis efsaneleri Venus ve Serena Williams kardeşlerin başarı hikâyesini anlatan “King Richard” filmini izledik de ben de her zamanki gibi eğitimci gözü ile değerlendirdim filmdeki baba Richard Williams’ın daha kızları doğmadan hazırladığı 78 sayfalık “vizyoner” planını nasıl uyguladığını. Her iki oyuncunun hayatının da efsane başarılar ile dolu olduğu gerçeğini hatırlarsak Richard’ın hazırladığı planın işe yaradığını söyleyebiliriz doğrusu. Ancak “başarıyı” nasıl tanımladığımız, eğitim anlayışımız, çocuk yetiştirmeye bakış açımız, kadın-erkek ilişkileri gibi üzerinde uzun uzun düşünmeye değer pek çok nokta var filmde. Kafamda bir sürü soru oluşturdu babanın “vizyoner” yaklaşımı. Bazılarını sizinle de paylaşayım belki cevapları siz biliyorsunuzdur. Örneğin:

  • Başarılı olmasını istediğimiz, canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımızı doğruya yönlendirdiğimizi düşünürken acaba onların özerk olmalarını engelliyor olabilir miyiz? Yoksa aman çocuğum özerk olsun düşüncesi ile daha başarılı olabilecek çocuklarımızın başarılarını mı engelliyoruz?
  • Onlara rehberlik ettiğimizi, potansiyellerini ortaya çıkarttığımızı zannederken acaba fazla mı kontrol ediyoruz? Ya da tamamen kontrolsüz bir ortamda yolunu bulamayan çocuklar mı yetiştiriyoruz?
  • Çocuklarımıza daha iyisini yapabileceklerini söyleyerek limitlerini aşmalarını hedeflerken, tabi ki istemeden ve hatta fark bile etmeden bir yandan da motivasyonlarını kırıyor olabilir miyiz? Yoksa daha iyisini yapabilecek çocuklarımızı nasıl yönlendireceğimizi bilmediğimiz için yarı yolda mı bırakıyoruz?
  • Hedefimiz çocuklarımıza disiplinli ve planlı bir şekilde çalışırlarsa her şeyi başarabilecekleri duygusunu aşılamaya çalışmakken, kendi kimliklerini keşfetmelerine engel olup, toplumun beklentileri uğruna el üstünde tuttuğumuz çocuklarımızın bireyselliklerini feda ediyor olabilir miyiz? Ya da birey olması için çabaladığımız çocuklarımızın ne yapacaklarını keşfedemedikleri için gidecekleri yolda kaybolmalarına seyirci mi kalıyoruz?
  • Hatta canımız çocuklarımız için kurduğumuz o parlak gelecek hayalleri aslında kendi gerçekleştiremediğimiz hayallerimiz olabilir mi?

Film, bizi üzerinde düşündüren, cevapları ince buz üstünde yürümek kadar hassas sorular kadar baba Richard’ın yaklaşımı ile pek çok güzel değerin de altını çiziyor. Örneğin spordaki başarının akademideki başarı ile aynı anda yürümesi gerektiği, kızların ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar mütevazi olma “zorunlulukları”, her tür sosyoekonomik dezavantaja ve engele rağmen kararlılık ve inançla başarıya ulaşılabilecekleri, duvarlarımıza asıp sürekli bakmamız gereken mottolarla dolu. Ancak babanın bakış açısı ile anlatılan ve onun neredeyse kusursuz bir rehber olarak gösterildiği “King Richard”da diğer aile fertlerinin neler yaşadığını, neler hissettiğini, olayları nasıl algıladıklarını bilmiyoruz. Örneğin, arkadaşları sokakta oynarken yaz kış demeden sabahın köründe antrenman yapan, babalarının izin verdiği kadar bir sosyallik yaşayabilen, ellerinde zevkle yedikleri hamburgeri babaları istediği için yarım bırakmak zorunda kalan kızların tüm bu vaz geçtiklerinden nasıl etkilendiklerini görmüyoruz. Ya da babalarının sürekli video çekerek “doğru yapma” baskısı altında gözlenen Venus ve Serena’nın bu baskı olmasaydı oynadıkları tenisten daha çok zevk alıp almayacaklarını da bilmiyoruz. Ya da bu değerlendirilme baskısı olmasa o kupaları yine de kaldırıp kaldıramayacaklarını da…

Asıl rolü “gizli yönlendirici” olan annenin bu rolü toplum beklentilerine de uygun bir şekilde “destekleyici”, “dengeyi sağlayıcı” olarak oynamasının ve yardımcı rolü “gönüllü” bir şekilde benimseyerek “vizyonerlik” başrolünü eşine bırakmasının onun içinde nasıl fırtınalar yarattığını da filmdeki bazı diyaloglardan çıkardığımız kadarı ile tahmin edebiliyoruz.

Kafa karıştırıcı, içinden çıkması zor, kendi kendimize hep sorduğumuz ne zor sorular değil mi? Hele de Türkiye’de sınavdan aldığı nota odaklı başarı tanımı ile etiketlenen canımız çocuklarımızın içinde kim bilir kaç tenisçi, kaç tiyatrocu, kaç müzisyen, kaç yüzücü farkında bile olmadan harcanıp gidiyordur. Ya da anne babalarının hafta sonları o kurstan bu kursa sürükledikleri kim bilir kaç çocuk hayattan aldığı zevkten daha hayata başlamadan, erkenden  vaz geçiyordur?

Ne dersiniz? Başarmak için illa bazı şeyleri feda mı etmek gerekir? Peki neleri? Yoksa başarıya ulaşıp o kupaları kaldırınca feda ettiklerimizin bir anlamı kalmayacağı için 78 sayfalık planların her şeye rağmen harfiyle uygulanması mıdır doğru olan? 

Ne çok soru sordum yazı boyunca. Buyurun düşünün cevapları kendiniz için, çocuğunuz için. Önce “başarmanın” ne olduğunu tanımlayın ki bu yolda neleri feda edebileceğinize de karar verebilesiniz.