Eğitimin amacı bireyin potansiyelini keşfetmesini sağlayıp bunu en etkili şekilde kullanabilmesi için ona yol göstermektir değil mi? Yoksa birkaç kelime yazıp bir tuşa basarak kolaylıkla her tür kaynaktan ulaşabileceğimiz bilgileri o minicik beyinlere ezberletmek amacı olan bir eğitim sistemi düşünülebilir mi hiç? Eğitim dediğiniz şey insanın karar verebilme becerisini geliştirmesine yardımcı olur, yaratıcı düşünebilmesini, ortak fikirde olmasa bile başkaları ile birlikte yaşayabilmesini öğretir. Sorgulatır, şüpheye düşürür, araştırmaya teşvik eder, yanılınca yeniden başlayabilmeyi gösterir. Pes etmemeyi öğretir, ayakta durabilmeyi, hayatta kalabilmeyi. Peki duygularımız nerede acaba tüm bu eğitim süreci içinde? Üzülünce, korkunca, paniğe kapılınca, öfkelenince ne yapmalıyızı nereden biliriz? Bunları okulda öğrenmeli miyiz? Okulun işi midir bu? Öğrenilecek bir sürü konu, öğretmenlerin dünya kadar işleri varken hava durumu gibi sürekli değişip duran duygularımızla mı uğraşacak bir de koskoca sistem?
Cevabım şüphesiz ki EVET. Madem insana dairdir duygular, duygu yönetimi de insanı odağına koyan bir eğitim sisteminin odağı olmasa da bir parçası olmalıdır. Hayat dümdüz giden bir yolculuk değil. Pandemiden geçiyoruz, depremlerde yıkılıyoruz, sellere kapılıp gidiyoruz. Üzülüyoruz, güven duygumuz kayboluyor, karamsarlığa kapılıyoruz, endişeleniyoruz, geleceğe dair kafamızda bir sürü soru oluşuyor. Suçlu hissediyoruz kendimizi, ekranlarda yıkılan evleri, altında kalan insanları görünce ağzımıza attığımız her lokma boğazımızda düğüm olup kalıyor. Soğukta sokakta kalan çocuk görüntüleri kendi sıcacık yatağımıza yatınca titretiyor içimizi, kaçırıyor uykularımızı. Kötü hissettiğimiz için daha da kötü hissediyoruz sonra, sanki deprem bölgesinde etkilenen insanlar varken bizim üzülmeye hakkımız yokmuş gibi geliyor. Hele zor durumda olan insanları görünce birkaç saniye bile iyi hissedersek daha da suçlu hissediyoruz. Anlamsız kalıyor bazen yaptığımız her şey. Hayat yitiriyor tüm anlamını. Hatta çoğu zaman sadece kendimiz yaşıyor gibi hissediyoruz bu duyguları. Bazen de “acele etmeyin bir şeyim yok” diyen, “siz kardeşimle ilgilenin o daha küçük” diyen çocuklar burkuyor içimizi bir yandan huzurla doldururken yüreğimizi. Koli koli yük taşıyan gençler, harçlığını daha çok ihtiyacı olduğunu düşündüğü hiç tanımadığı arkadaşlarına gönderen öğrenciler umutla dolduruyor geleceğimizi. O depremzedeleri enkaz altından çıkaranların kullandığı dildeki şefkat, tarzlarındaki nezaket insanın içini sıcacık yapıveriyor hemen.
O halde son derece insani olan tüm bu duygular bizim çok önemli bir parçamızsa bunları yönetebilmek de becerilerimizden biri olmalı ki hayata devam edebilelim. Bilelim ki en kötü hissettiğimiz zamanlar da geçecek, hayat devam edecek, hatta iyi hissettiklerimiz de geçecek ve biz her şartta ayakta durmakla kalmayıp daha da güçlenerek ilerleyebildiğimiz zaman güzel bir hayat yaşamış sayabileceğiz kendimizi. İşte o zaman belki sadece kendimize değil bir başkasına da fayda yaratabilmek için anlam katacağız hayatlarımıza.
Mayın tarlası gibi zorlu bir yolculukta ilerliyoruz bazen, hele de krizlerin bol olduğu bir ülkede çocuklarımızın mümkün olduğunca az hasar alması, hayat boyu kullanacakları stratejileri geliştirebilmeleri için onları duygusal olarak çevik yapmalıyız ki başa çıkabilsinler bu engebeli yolla, sağlam atabilsinler bir sonraki adımlarını. Susan David’in önerdiği gibi iç dünyalarının, duygularının, farkına varabilsinler ki, kendi hayat hikayelerini yargılamadan ve merakla sorgulayıp bunlardan ne öğrenebileceklerine bakıp öyle devam etsinler yollarına. Hatta daha da önemlisi başkalarına gösterdikleri şefkati yeri geldiğinde kendilerine de gösterebilsinler. Hata yapmanın son derece insani olduğunu, mükemmeliyetçiliğin kimseyi bir yere götürmediğini bilsinler. Bilsinler biricik olduklarını, kimselerle kıyaslamasınlar kendilerini.
Daha anasınıflarından başlayalım eğitime duygusal boyutu katmayı ki karşılarına çıkan problemleri daha kolaylıkla, daha bir beceriyle çözebilsinler küçücük yaşlarından başlayarak. Birbirlerine teşekkür mektupları yazsınlar mesela, kırıldıklarında açıklayabilsinler bunu kırmadan dökmeden, affedebilsinler ve affettiklerini ifade edebilsinler, özür dilesinler, üzülsünler bir başkası için, empati duysunlar, şefkatle sarabilsinler birbirlerinin yaralarını. Yaşadığımız şu zor günlerde ne çok ihtiyacımız var değil mi tüm bunları yapabilmeye? Ne zaman ihtiyacımız yok ki İNSAN olmaya?
Şüphesiz ki duygusal çevik öğrenciler yetiştirebilmek duygusal çevik öğretmenlerin gerektirir. Öğretmenlerin aldığı eğitimin de onlara bu konuda yol gösterebilmesi şarttır. Ezbere dayalı, sadece teorik bilgiler içeren bir öğretmen eğitiminin çevik öğretmenler yetiştirmesi beklenemez elbet. Değişime uyum sağlayabilen, değer yargılarına göre hareket edebilen, zorlayıcı duyguları ile başa çıkabilen, başkalarına da kendilerine karşı da şefkatli olabilen, kendilerini olduğu gibi kabul edebilen öğretmenler ancak insana yakışır bir eğitim sunabilir.
Dünya Ekonomik Forumu duygusal çevikliği “GELECEĞİN BECERİSİ” olarak adlandırıyor. O zaman geleceğe güzel hazırlayalım çocuklarımızı. Daha doyumlu hayatlar yaşayabilsinler, hem kendilerine hem de başkalarına faydalı olabilsinler. İhtiyacımız olan, hak ettiğimiz toplum düzenini kurup koruyabilsinler. Tam da bize yakışır şekilde.
“Havanın durumu sürekli değişebilir. Unutma gökyüzü SENSİN” diyor Pema Chödrön. Gökyüzü olduklarını hatırlatalım geleceğimizin güvencesi çocuklarımıza.
Leave a Reply