Sonrası yok bazılarımız için. Yarım kaldı hayatlar. Yaşanamadı yaşanacaklar. Daha okunacak çok kitap vardı oysa listede. Kimi başlanmış, kimi raflarda sırasını bekleyen, kimi kafalarda listelenmiş, kimi de okunup altı çizilmiş, bir daha okunacaklar arasına girmiş… İzlenecek bir sürü film. Tekrar tekrar izlenecek, gülünecek, ağlanacak, umutlanacak bir sürü film. Hele o şarkılar… Dinlemeye doyulamayan, dilimizden düşmeyen, canımız ne zaman sıkılsa açtığımız, içimiz ne zaman burulsa bize nefes aldıran, hüzünlendiren, coşturan, uzaklara daldıran şarkılar. Eskileri anımsatan, yenileri yaratan, anı yaşatan şarkılar. Bu harika şarkılar, bu güzel sözler varken insan nasıl âşık olmaz diye düşünürüm hep. Yarım kaldı pek çok aşk. Yılların harcandığı, sayısız anıların biriktirildiği, bazen haberli bazen gizliden kadehlerin uğrana kaldırıldığı aşklar yarım kaldı ölümsüzleşerek. Yeni başlayan gizli bakışmalar, o unutulmayacak ilk dokunuşlar tekrarlanamayacak pek çok kişi için. Hatırlayınca yüzlerde kocaman bir gülücük oturtan o anlar şimdi derin yaralar açacak her seferinde kalplerin taa derinlerinde.
Kim bilir kaç buzdolabında ertesi sabah yapılacak kahvaltının yumurtaları vardı, kim bilir kaç askıda işe giderken giyilmek üzere ütülenmiş etekler asılıydı, kaç yeni alınmış çocuk ayakkabısı ertesi gün ilk kez giyilmeyi bekliyordu. Paketi açılmamış çikolatalar, yenilmeye kıyılamayan gofretler kaldı enkaz altında. Sevilmeye doyulamayan kedilere, avuç içinde korunan kuşlara ne demeli ya?
Hele o yarısı gidenler… Sevdiğinden, karısından, kocasından, anasından, babasından, dostundan ayrılanlar… Ya çocuğundan ayrılanlar…. Kalbi kanayanlar… Ruhu ağrıyanlar… Canından koparılanlar… Hayat nasıl devam edecek onlar için… Okurken gözyaşlarınızı tutabiliyor musunuz bilmiyorum, ben yazarken tutamıyorum.
İçi yanıyor insan olanın, hem de nasıl yanıyor. Eli ayağı tutmuyor, nefes alamıyor. Öyle kala kalıyor oturduğu yerde, ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeden. Ne için yaşamaya devam edeceğine cevap bulamadan. Öyle donuyor hayat işte bazen… Ben ki iflah olmaz bir optimist olarak hayatını yaşayan bir insan oldum hep, her düşüşünde daha da güçlenip ayağa kalkmaya çalışan biri olmaya gayret ettim, umudumu hiç kaybetmeyeyim diye canımdan çok sevdiğim oğlumun adını UMUT koydum. Çok ama çok zorlanıyorum bazen. O yarım kalan hayatların görüntüleri hepinizin olduğu gibi içimi nasıl parçalıyorken uzaktan, ateş düştüğü kalbi nasıl yakıyordur kim bilir…
Ama sonra Türkan Saylan’ın “Eğer bir yerlerde bilime, demokrasiye, barışa, aydınlığa, aç bir çocuk senin ışığını bekliyorsa, sönmeye hakkın yoktur. Işıyacaksın! Ölüme saniyeler kalmış olsa bile…” sözü çıkıveriyor insanın karşına bir yerlerden ve kalkıyor oturduğu yerden bir görev bilinciyle yaşamaya mecbur, çocuklar için ışıldama aşkını hatırlayarak.
Sonra, yol göstericin Atan hatırlatıyor kaybolduğunda yine yolunu. “Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız” diyor.
“Her şeye rağmen kesinlikle bir aydınlığa doğru yürümekteyiz. Bende bu inancı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve gerçek aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir” diyor Atam. Ve kalkıp gidiyoruz yine işimizin başına gençlikten umut almaya, gençliğe umut aşılamaya.
Hadi açalım o zaman Bulutsuzluk Özleminin “Yaşamaya Mecbursun” şarkısını ve devam edelim bir nefes olabilmek umuduyla yarım kalmış hayatlara. Hani diyor ya Bulutsuzluk Özlemi “canımız çok sıkkınsa da, her şey zor geliyor olsa da, bir kaosun içinde olsak da, duyduğumuz haberlerden utanç duysak da, din ve ırk uğruna cinayet işleniyor olsa da, çok yorgun olsak da”…
“Ne olursa olsun
Yaşamaya mecbursun”
Leave a Reply