Nasim Taleb’in Antikırılganlık kitabını tartıştık son Kitap Kulübümüzde. Taleb, belirsizlik ve kaostan yalnızca sağ çıkmakla kalmayıp, bu sarsıntılardan nasıl daha güçlü çıkılabileceğini anlatıyor kitapta. Yani sadece dayanıklı ve dirençli olmayacak, daha da sağlam olacaksınız yaşadığınız zorluklar karşısında, hatta bundan beslenerek daha da gelişeceksiniz antikırılgan olmak için diyor.
Küçük dozlardaki güçlüklerin bizi daha sağlamlaştırdığını biliyoruz elbette, hatta “seni öldürmeyen şey güçlendirir” fikrine inanıyoruz. Ancak güçlüklerin ne kadarı “küçük doz” olarak nitelendiriyor, hangi sınırı geçince doz da sınırı aşıyor, ya da “ölüme ne kadar yaklaşmamız” gerekiyor acaba daha da güçlenebilmek için? İnsanın dönüşebilmesi için ne kadar sarsılması gerekiyor? Ve tüm bu soruların doğru cevaplarına kim karar veriyor?
Toplumların esneklik sistemi ile bireylerin sistemlerinin birbirine ters orantılı olduğunu konuştuk toplantıda; yani toplumlar ne kadar sistemli ise, bireyler o sistemin içinde o kadar az sarsılıp o kadar mutlu mesut yaşıyor ve kendilerinin bireysel olarak çok da büyük zorluklarla başa çıkmaları gerekmiyor. Ancak, sistemin sürekli bir fay hattındaymış gibi sallandığı toplumlarda bireyler de ayakta kalabilmek için mecburen esnek olmayı öğreniyor. Bir eğitimci olarak bu durumun kendimce en tanıdık örneklerini eğitim dünyasından verebilirim elbette. Hem yüksek öğretim düzeyinde, hem de üniversiteye gelene kadarki aşamalarda sistemin tüm paydaşlarının antikırılgan olup, sadece ayakta kalmayıp, bir de başarılı olmalarını bekliyoruz ülkemizde. Örneğin, benim bireysel olarak da yaşadığım gibi, tam Profesörlük kadrosuna başvuracakken, hooop bir bakıyorsunuz birdenbire tüm kriterler değişmiş ve sizin var olan sisteme göre yaptıklarınız bir gecede artık “eskimiş” ve siz “yeni” siteme uyum sağlamak için pek çok şeyi “sil baştan” yapmak zorunda kalmışsınız. Bırakın profesörlüğe kadar gelmeyi, küçücük çocuklar bir gün uyanıyorlar ve anneleri onlara daha bahçede oynarken, okula başlamak zorunda olduklarını söylüyor. Biraz daha büyüyünce de karşılarına çıkan sınav sistemi ise onları yeterince hırpalamıyormuş gibi bir de sürekli değişiyor. Ben içinde olduğum halde değişiklikleri takip etmede zorlanıyorum, öğretmenler, veliler ve zavallı çocuklar ne yapsın? Ne yapacak, mecburen ayak uyduruyor herkes yeni gelene, başka çareleri var mı ki?
Yıllar önce Hawaii’de bir konferansa sunu yapmak için giderken, bir grup arkadaş, bizden kaynaklanmayan sebeplerle uçağı kaçırmış, bu durum karşısında kendimizce pek çok çözüm önerileri üretmiş ve havaalanı çalışanları ile paylaşmıştık. Ancak çok da esnek olmayan bir sistemde çalışmaya alışkın Amerikalılar, bu soruna hemen çözüm bulmayı bırakın, bizim bulduğumuz bir sürü çözümü takip edip anlamakta bile zorlandılar. Sonuçta biz gidip sunumlarımızı yaptık, elbet sonrasında Hawaii’nin tadını da çıkardık, ancak Türklerin geliştirdiği, ya da geliştirmek zorunda kaldığı bu pratik zekâ ve esnek düşünebilme becerisini, ziyaret ettiğim diğer ülke insanlarının da sahip olmadığını görerek hayrete düştüğüm pek çok örnek yaşadım. Bu durumda olmak iyi bir şey mi, kötü bir şey mi tartışılır, ama şurası kesin ki, biz Türkler öyle çok şeyle sınanıyoruz ki, güzel ülkemizde ayakta kalabilmek için esnek düşünmek zorundayız. Keşke daha sistemli bir ülkede yaşasak da öngörülemezlik karşısındaki bu esnek düşünme becerimizi daha çok üretmek, daha da derinleşebilmek için kullanabilsek. “Sistemin öğrenmesinden” bahsediyor Nasim Taleb kitabında. Bizim sistemimiz de sürekli değişmek yerine daha öğrenebilen bir sistem olsa da, bireysel düzeyde bu kadar güçlü olmak zorunda kalmasak. Hak ettiğimiz güzel hayatları gelecek endişesi yaşamadan, çocuklarımızın yarınlarının güvende olduğundan emin olarak yaşayabilsek. Bu kadar cesur olup büyük riskler almak zorunda kalmasak…
Kitapta altı çizilen bir diğer konu da hayatımıza, günümüz modern dünyasının bizi sürüklediği gibi kurslara katılma, sertifikalarımızı çoğaltıp tüm sosyal medya hesaplarımızda dünya aleme duyurma, CVmize hep bir şeyler ekleyerek devam etmek değil de, hayatımızdan bir şeyler çıkarmaya çalışmanın gerekliliği. Yani antikırılgan olabilmemiz için sadelik ve eksiltmenin önemi. Öyle durmadan koşturuyor, öyle bir hengamede bir şeylere yetişmeye çalışarak yaşıyoruz ki, durup düşünecek, kendimizi dinleyerek gerçekten ne istediğimize odaklanacak fırsat bulamıyoruz çoğu zaman. Kırılıp dökülmeye, kırılıp dökülünce de yaralarımızı sarıp daha da güçlenerek yola devam etmeye ne enerjimiz, ne de zamanımız kalıyor. Yolda hep koşarak gitmek zorunda olduğumuz baskısı ile tüm yüklerimizi sırtımıza alıp koşup duruyoruz.
O halde bir dursak mı acaba? Durup baksak mı biz kimiz, neye inanıyor, neye değer veriyor, neyi yapmayı istiyoruz? Yol bizi nereye götürürse oraya mı gidiyoruz, yolumuzu kendimiz mi çizmeye çalışıyoruz? Yolda elimizde kalanlarla daha sağlam devam edebilmek için durmak gerekiyor bazen. Belki de antikırılganlık tam olarak orada başlıyordur: Kocaman bir grupla birlikte nefes nefese koşmayı değil, tek başımıza bilinçli bir duruş ile aldığımız her nefesin tadını çıkarabilmeyi seçebildiğimiz anda…
Leave a Reply