Neler oluyor ülkede? Eğitim insanlara nasıl bir çıkış gösterebilir? Eğitimin kendi sorunları neler? Peki bu sorunları nasıl aşacağız? Günlerdir bu soruların cevaplarını tartışıyoruz. Yaşadığımız korkunç deprem felaketi ile birlikte alt üst olan bireysel hayatlarımızla toplumsal yaralarımız da tam anlamıyla ortaya serildi. Bir yandan yaralarımızı sarmaya, birbirimize derman olmaya, birlik olmaya çalışırken diğer taraftan sisteme zaten olmayan güvenimiz de tamamen sarsıldı. Hayatın anlamı pek çoğumuz için kayboldu, gelecek planlarımız yıkıldı, daha da kötüsü çoğumuz için geleceği planlama umudu yıkıldı. Hangi filmiydi hatırlamıyorum ama yıllar önce izlediğim Woody Allen’ın bir filminde şöyle bir sahne vardı. Her yeri sis kaplıyordu ve kimse hiçbir şey görmüyordu, herkes yolunu kaybediyor, el yordamıyla saçma sapan ilerlemeye çalışıyordu, odağını kaybediyordu insanlar. Bazen öyle hissediyorum. Odağımızı kaybetmiş gibiyiz, bir sis içinde el yordamıyla ilerliyor gibiyiz. Bu sisin içinde neyin ne olduğunu, kimin ne için uğraştığını göremiyoruz, resmi doğru okuyamıyoruz, gözlerimiz kapalı filin sadece ayak tırnağına dokunup ne olduğu hakkında yanlış tahminlerde bulunuyoruz. Bu birbirine hiç düşünmeden yardım eden, elindekini avucundakini bir diğeri için veren, ekmeğini bölüşen, evinin kapılarını hiç tanımadığına açan güzelim insanımız bir o kadar acımasızca eleştirebiliyor bir diğerini. Ne olup bittiğini anlamadan ne dediğini duymadan, duymaya çalışmadan hatta bazı zamanlar. 

Sorgulayıcı, kapsayıcı, özgürleştiren, adil bir dünya yaratma hedefi ile düzenlenmesi gereken bir eğitim sistemi yaratılsın istiyoruz. Bunun için herkesin bir durup düşünmesi gerektiğini, aynada kendi gözlerinin içine dürüstçe bakabilmesi gerektiğini, çuvaldızı önce kendine batırması gerektiğini söylüyoruz. Farklılıklara saygılı, diyaloğa dayalı, iletişim ve hoşgörüye dayalı bir sistem kurmaktan bahsediyoruz. Bu sistemin yaratılabilmesi ve sürdürülebilmesi için herkes sorumluluğunun çok büyük olduğunu iyice idrak etsin diye çabalıyoruz. Başta ülkeyi yönetenler olmak üzere öğretmen yetiştirenlerin de ellerini taşın altına sokması gerektiğini söylüyoruz. Öğretmenin toplumsal statüsünün artırılması gerektiğini, yaşam standartlarının iyi değil, çok iyi olması gerektiğini, insanca yaşayabilme seviyesinin çok üstünde bir hayatı onlara sunmaya ihtiyacımız olduğunu savunuyoruz. Sistemin tıkandığını, sınav odaklı bir sistemin öğrencinin gelişimini engellediğini söylüyoruz. Atanamayan öğretmenlerin sorunlarını dile getiriyoruz, pedagojik formasyonun mesleğin saygınlığını azalttığını söylüyoruz. Akademinin de tüm bu resmin düzeltilmesinde büyük sorumluluğu olduğuna inanıyoruz.

Tüm bunlara hepimiz inanıyoruz. Tüm bunları hepimiz söylüyoruz. Peki o halde hangi konuda anlaşamıyor olabiliriz? Öğretmenin dersini planlayıp zaten kısıtlı olan zamanını iyi kullanması gerekliliğinin çocuklarına karşı bir sorumluluğu olduğuna kimin itirazı olabilir? Sınıfın kapısı kapandıktan sonra öğrencilerinin her tür bilişsel, sosyal, psikolojik gelişiminin öğretmene ait olduğuna kim karşı çıkabilir? Anlaşılmayan konuları nasıl farklı örneklendirebileceğini, öğrencilere nasıl dönüt verebileceğini, üzgün olduklarında onları nasıl tekrar neşelendirebileceğini düşünmenin öğretmenin görevleri arasında olduğuna kim inanmıyor olabilir ki?

Ülkenin sorunları ortada, öğretmenlik mesleğinin sorunları da çok net bir şekilde ortada. Bu sorunları çözmek için demokratik ortamlarda elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince savaş veriyoruz yıllardır. Ancak şu an içince bulunduğumuz sorunlar sorumluluklarımızı yerine getirmemizin hiçbir şekilde gerekçesi olamaz. İster sobayı sizin yakmanız gereken bir köy okulunda derse girin, ister ülkenin en lüks semtinin anaokulu çocukları ile uğraşın, ister üniversitede öğretmen yetiştirin, ister kasabada çıraklık eğitimi verin, eğitim dünyasına gönül koymuşsanız bir kere o gönlünüzü tamamen koymak zorundasınız. Ne diyor Atam “Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınız için yol açtı. Gerçek zaferi siz, öğretmenler kazanacaksınız. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur. Sarsılmaz bir inançla ben ve arkadaşlarım, sizi gözeteceğiz. Sizin karşılaştığınız tüm engelleri kıracağız”. Henüz engeller kırılmamış olabilir, ancak Cumhuriyetimizin 100. Yılında bunu başaracağımıza dair inancımız sarsılmaz. 

Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en özverili ve saygıdeğer unsurlarıdır” tespitinde de bulunan Atam. Eğer bu yola gönül koyduysak ulu önder Atatürk’ün bizi her dersimizde izlediğini, ona karşı sorumluluklarımız olduğunu, bu ülkenin kurtuluşunun yine eğitimle olacağını ve bunda çok önemli bir payımız olduğunu da hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım olur mu çok değerli vefakâr öğretmenlerimiz? Kaybolan umutları yeşertecek olanlar yine sizlersiniz. Siz de ne zaman sisin içinde kaybolmuş hissederseniz kendinizi, tek bir yol göstericiniz var, hep aklınızın bir köşesinde bulunsun.